28 Mayıs 2009 Perşembe

Titanik Kazası sadece bir kaza mı?

Tüm zamanların en ünlü gemisi Titanik, herkes tarafından bir deniz faciası nedeniyle tanınır oysa dev yolcu gemisinin ardında inanılmaz bir gizem saklı.

Titanik’in akıl almaz öyküsünü sunarken uyarıyoruz. Bir düşünün, Titanik’i batıran gerçekten bir buz dağı mıydı?

Hiç kimse onun dünyanın en büyük kehanetlerinden birisini yaptığını bilmiyordu. Hatta kendisinin dahi haberi yoktu. Adı; Morgan Robertson´du, Amerikalıydı, 1861´de doğdu, gençken denizcilik yaptı, sonra ise bir elmas eksperi oldu ve New York´da kuyumculuk yaptı. Sonra Kipling´in bir öyküsünü okudu ve yazar olmaya karar verdi. İlk öyküsü 25 $´a satıldı, daha sonra yazdığı 10 öyküden ise 1000 $ kazandı. Yazmak ona artık kolay ve kazançlı geliyordu. 1897 yılının bir kış gecesinde 24.Caddedeki dairesinde yeni bir deniz öyküsü yazmayı planladı. Bu bir uzun öykü olacaktı.

Hayali “Titan Kazası”

Hayalinde dev bir yolcu gemisi vardı, asla batmayan bir gemi. Bir aşk teması üzerine kurulu olan öykünün kahramanları bu dev gemiye binip, İngiltere´den ABD´ye gidiyorlardı ve aşk hikayesi dünyanın en lüks gemisinde sürecekti. Ama öykünün hayali kahramanları beklenmedik bir sürprizle karşılaşacaklar ve bir deniz kazası batmaz denen gemiyi okyanusun dibine yollanacaktı. Robertson´un teması buydu, oturup yazmaya başladı ve öyküye iki isim verdi; "Futility"yani "Nafile" ve "Titan Kazası"... Evet, yanlış okumadınız; Titan... Şimdi beraberce Robertson´un romanından bİr bölümü; "Titan"ın batış sahnesini okuyalım.

"Gözcü haykırdı; ´buzdağı! Birinci subay, kaptana haber verdi ve derhal makine dairesine tornistan yani geri git emri verildi. Fakat dev gemi durmuyordu, hızını kesmesi için zaman lazımdı ve sisler arasında görünen buzdağı yaklaşıyordu. Aşağıdan ise orkestranın ve eğlenen insanların sesleri duyuluyordu. Sonra buzdağı gemiye ulaştı, bu arada gemi ters çalışan pervanelerin gayretiyle yan dönmüştü ama yetersizdi ve kaptanla yardımcılarının çaresiz bakışları arasında buzdağı Titan´ın sancak tarafına çarptı. Darbe hafifti hatta pek hissedilmedi, kaptan o anda ucuz atlattık diye düşünüyordu. Ama birkaç dakika sonra gemi birden yan yattı, buzdağı asıl yarayı su kesiminin altında açmıştı, yara öldürücüydü çünkü uğursuz buzdağı Titan´ın bordasını jilet gibi keserek, parçalamıştı."

Daha sonra Robertson öyküye; gemi hızla su aldığını. Alarm verildiğini, filikaların indirilerek, önce kadınlar ve çocuklar bindirildiğini, yardım çağrıları yapılırken, Avrupa´nın en ünlü ve zengin ailelerinin mensuplarnın birbirlerine ebediyen veda ederken, dev yolcu gemisi Titan’ın buzlu kutup sularına hızla gömüldüğünü anlatarak devam ediyordu.

İnanılmaz kehanet gerçekleşiyor...

Ve Robertson 1898 yılında öyküsünü küçük bir kitap olarak yayınladı. Kitap onu çok daha sonra ölümsüz yapacaktı, dünyanın en çarpıcı ve en dehşet verici kehanetini yazmıştı ama sonuç yayınladığı dönem için aynen kitabın adı gibiydi yani "Boşyere" Aradan 14 yıl geçti ve başka bir zamanda, başka bir gemi, asla batmaz denen dünyanın en lüks ve en büyük yolcu gemisi Titanik, İngiltere’nin Southampton limanından yeni dünyaya doğru denize açıldı. Sonra, 1912 yılında 14 Nisan´ı, 15 Nisan´a bağlayan gecede sisler arasından birden ortaya çıkan bir buzdağı batmaz denen Titanik’in katili olacaktı. Yukarda okuduğunuz Robertson´un romanındaki batış sahnesi aynen gerçekleşti. Sadece o kadar mı? Bakın Morgan Robertson Titanik´den 14 yıl önce yazdığı romanında daha neleri bilmişti;

Robertson´un romanındaki Titan adlı gemi Southampton limanından yola çıkıyordu ve 14 yıl sonra Titanik de aynı limandan yola çıktı.

Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece 4 metre fark vardı. Titan 248 metre, Titanik 252 metreydi.

İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanında Titan´ı 70.000 ton ağırlığında yazmıştı; Gerçek Titanik ise 66.000 tondu.

Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisi de 3000’er yolcu taşıyorlardı. Gerek romandaki hayali Titan´a gerekse de gerçek Titanik´e Avrupa´ nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi.

Daha da ötesi var;

Robertson´un romanındaki dev Titan, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik´ de bir buzdağına çarparak battı ve işte inanılmaz ama gerçek; Talihsiz Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.

Ve her iki gemide de; yeterince cankurtan filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu; Titanik´de ise 22 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu.

Sonra...Gerçek kazanın sonucunda 1513 yolcu boğularak öldü ve kayboldu. Aynen 14 yıl önceki romanda yazıldığı gibi... Robertson´un romanındaki Titan´da ise 1500 kişi ölüyordu. Her iki gemi de 3000 kişilikti ve Titanik´e 2224 kişi binmişti.

Aynı asla batmaz denen gemi,

Aynı yerden aynı yere yolculuk,

Aynı tarihte, aynı yerde kaza,

Aynı buzdağı ve aynı tür batış,

Aynı yolcu ve ölü sayısı,

Hatta iki gemi de batarken orkestranın ilahi çalmasına kadar...



Alıntıdır.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Ulu Önder Atatürk'ün Gizli Vasiyeti Var mı?!!

Bu 10 Kasım'da Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün üzerinden 70 yıl geçmiş olacak. Büyük önder, ölümünden 50 yıl sonra açıklanmak üzere bir vasiyet bırakmıştı. Vasiyet, Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi'nde saklanmıştı. 1988'de dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Atatürk'ün vasiyetini açmış, ancak 'açıklanmasını sakıncalı görüp' gizli tutulmak üzere Genelkurmay Harp Dairesi'ne geri göndermişti.

KÜÇÜK AMERİKA İÇİN SAKINCALI

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunun vasiyeti, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı tarafından 'sakıncalı' bulunmuştu. Gerçekten de Atatürk'ün devrimleri ve fikirleri Türkiye'yi Küçük Amerika yapmak isteyenler için sakıncalı olabilirdi. Bu yüzden yıllarca Atatürk'ün fikirleri çarpıtıldı, sansürlendi.Ancak Atatürk'ün devlet yöneticilerine ve yakın arkadaşlarına birkaç defa ifade ettiği sözlü vasiyeti çeşitli kaynaklara yansıdı. Atatürk, sözlü vasiyetinde, kendisinin Cumhurbaşkanı adayını açıklmış, Türkiye'nin dış politikasının izleyeceği hattı belirtmişti.

CUMHURBAŞKANLIĞI'NA FEVZİ ÇAKMAK'I ÖNERDİ

Kaynaklara göre Atatürk, kendisinden sonra Cumhurbaşkanı olarak Mareşal Fevzi Çakmak'ın seçilmesini istemişti. Bu öneri, Mustafa Kemal tarafından ilk olarak doğrudan Çakmak'a da yapıldı. Hatta Genelkurmay Başkanı Çakmak'ın milletvekili olarak Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için erken seçim bile tasarlandı, anayasanın değiştirilmesi bile düşünüldü. İddialara göre Atatürk, ölürken Fevzi Çakmak'ın Cumhurbaşkanı olacağına emindi. Ancak daha sonradan Celal Bayar'ın İnönü'yü desteklemesiyle durum değişti ve İnönü Cumhurbaşkanı oldu.

TÜRK-SOVYET DOSTLUĞUNU VASİYET ETTİ

Atatürk, Türkiye'nin dış politikası konusundaki vasiyetini ise yakın silah arkadaşlarına belirtmişti. İsmet İnönü, Atatürk'ün Türk-Sovyet dostluğunu vasiyet ettiğini belirtir. Diğer taraftan Atatürk, Kılıç Ali'ye ölmeden kısa bir süre önce 'Dış politikamızın temeli Sovyet dostluğudur. Sovyet dostluğuna zarar vermemek şartıyla İngiltere ile bir anlaşmanın faydası olur' demiştir.Tevfik Rüştü Aras ise, Atatürk'ün son sözlerinden birinin Sovyetler'le ilişkilerin 1925 Antlaşması çerçevesinde yürütülmesi olduğunu söyler. Türkiye ve SSCB'nin Batılı emperyalist ülkeler tarafından tecrit edildiği ve Musul Sorunu'nun Türkiye aleyhine çözümlendiği dönemde, iki ülke, 17 Aralık 1925 tarihinde Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması imzalamıştır. Dönemin Dışişleri Bakını Tevfik Rüştü Aras ve Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin'in imzaladığı bu antlaşma, belirli protokoller de eklenerek ve birkaç defa uzatılarak 1945 senesine kadar geçerliliğini korumuştur.

'SOVYETLER'E KARŞI BİR SALDIRI POLİTİKASI GÜTMEYECEKSİNİZ!'

Zekeriya Sertel de Celal Bayar ve Tevfik Rüştü Aras'ı kaynak göstererek, Atatürk'ün ölüm yatağında arkadaşlarına şu vasiyette bulunduğunu aktarır:

'Sovyetler Birliği'ne karşı asla bir saldırı politikası gütmeyeceksiniz. Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler'e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyecek ve böyle bir antlaşmaya imza koymayacaksınız.'Atatürk, son günlerinde bu konuyla ilgili önemli bir görüşmeyi de Ali Fuat Cebesoy'la yapar. Atatürk, Cebesoy'a dış politikayla ilgili şu öğütleri verir:

'Fuat Paşa, pek yakında dünya vaziyeti mütareke senelerinden daha çok ciddi olacak ve karışacaktır. İkinci büyük bir harb karşısında kalacağız. Dünyada hakim olan milletleri idare edenlerin arasında maatteessüf birinci derecede devlet adamı çıkmıyor. (Hitler'le Mussolini'yi kastederek) Avrupa'da birkaç maceraperest Almanya ve İtalya'nın başında cebren bulunuyorlar. Karşı karşıya geldikleri zayıf devlet adamlarının aczinden cüret alıyorlar. Bunlar bugün dünyayı kana boyamaktan çekinmeyeceklerdir. Eski dostumuz Rus Sovyet Hükümeti, acizlerle maceraperestlerin yanlış hareketlerinden istifade etmesini bilecektir. Bunun neticesinde dünyanın vaziyeti ve muvazenesi kamilen değişecektir. İşte bu devre esnasında doğru hareket etmesini bilmeyip en küçük bir hata yapmamız halinde başımıza mütareke senelerinden daha çok felaketler gelmesi mümkündür.'




webhatti.com'dan alıntıdır.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

SAKIN KIMILDAMA!!

Sakın kımıldama...

Her nasılsan her neredeysen olduğun gibi öylece kal...birşeyleri bitirememiş,birşeylere başlamak için gecikmiş olsan da...kal..öylece...güzel şeyler anlatmayacağım sana, yada güzel armağanlar vermeyeceğim...sana loş ışıklı uzun gri koridorlardaki odalardan, odaların kapalı kapılarından söz edeceğim...en çok da kapısının dibinden başım önümde sessizce geçip gittiğim odalardan söz edebilirim..hazırlıklı ol...içimde fısıltısı hiç dinmeyen bir esinti var, anla beni...derin denizlerde dipliyorum fakat aynı zamanda içine hiç kimsenin düşmediği bir uçurum gibiyim...uçurumlar hep düşülmek için mi...yoksa,yeşillikte uzun bir yolculuktan sonra uçup gidebilir mi insan, düşmeden...bir uçurumun kıyısında kapattım gözlerimi..hiç kimse görmedi..bir adım atsam boşluk...düştüğümde nerde olacağım.? mucizelere inanmanın dayanılmaz keyfini kesinlikle hissediyorum...kim ne derse desin...

Sana büyük korkularımı da anlatacağım hiç acımadan, biraz da sen kork.Gözlerinin önünde tüm kırıklarımın alçılarını değiştirebilir miyim? Yanlış kaynamış tüm kırıkları görsen olduğu gibi.Kendimi iyileştirme gücümden bi haber oluşuma gülümseyerek baksan.Canın da yansın istiyorum,inceden sızlasın.Sana bir isim bulsam diyorum, fakat henüz cesaret edemedim buna.Belki daha sonra...Yaşanmamış zamanlarıma dair tüm intikam planlarımı açıklasam sana,en ince ayrıntısına kadar.Bir cinayet plansam,temiz tarafından...Parmak izim var mı benim?...acaba?

Bozkırda epeydir izini sürdüğüm o erguvan kısrağı yelesinden yakalayacağım.Yorulduk ikimiz de.Yaralarımızı usulca gösterip birbirimize, kabuklarını gözlerimizin içine baka baka yolsak.Tırnak aralarımızda deri parçaları...kanar mı?..kanasın...peki ya acı?..acır mı..? kesinlikle...acısın...el değmemiş tüllerle sardığım insafsız zamanlara ait yaraların tüllere sinmiş kan kokusunu içimize çekeceğiz.Tiksinmeden.Sonsuza kadar cevapsız kalacağını bildiğimiz hiç bir soruyu diriltmeyeceğiz bilerek.

zaman diyorduk...

zaman...

kımıldama sakın

zaman şimdi senin tatlı dudakların... inan bana...

(inci'den alıntıdır)

14 Mayıs 2009 Perşembe

İhanetin Günlüğü

Çöküverdi yere,nasıl bir çÖküştü bu? hayat ne oyunlar oynuyordu ona? daha bir kaç saniye önce bir umut vardı yüreğinde. gitmişti... hiç bakmadı arkasına.acımasız olamazdı hiç kimse bu kadar.düşünmemişmiydi ne halde onu orada bıraktığını.düşünmemiş miydi ona nasıl bir çöküş yaşatacağını. silme vaktiydi gözündeki yaşı.hiç bu kadar küçülüp de devleşebileceğine inanamıyordu. ama evet artık ayağa kalkıp devleşme vaktiydi.tekrar tekrar canlı gözünde sahneler.o ağacın altında sarmaş dolaştılar. olamaz,yine o acı.yine yangın yeri yüreği,yine dayanılmaz bir ihanet kaması göğsündeki... canlandı gözünde de vuruldu yine en acımasız zamanda. nasıl da saklanmıştı köşenin başında,inanmak istemeyen gözlerle izledi,son öpücüklerini kondurmalarını birbirlerine. sevdiği insan bu olamazdı,yapamazdı, onu aldamatazdı.herşeyiydi,ondan kendini alamazdı.


Ama oldu işte, çekti gitti. oysa hazırdı affetmeye.aklı sen çek git,onu bekleme,anlasın derken;yüreği zaten pişman olmuştur,bir hevesteydi,gerçek sevdiği sensin,affet diyerek savaşa hazırdı beyniyle. yüreğini alıp yanına küstü beynine... oysa şimdi en çok ihtiyacı olan aklıydı,ama küstürmüştü,soluna dayayarak zamanı.sol yanı,ah nasıl da acı içinde kıvranıyordu.


Sildi gözünün yaşını, son bir hamleyle kalkıverdi çöktüğü yerden...


Güçlü olmak gerekti, ve hatta intikam şarkıları söyleyerek tutunmak gerekti zamana.yemin etti önce tekrar geri kazacak sonra da o aldatacaktı onu.yaptığının karşılığını yine ondan görecekti,nasıl bir yıkım olduğunu anlayacaktı. yemin etti...


Değişime görüntüsünden başladı,güzelleşmek,çekici olmak,vazgeçilmez olmak için ne gerekiyorsa hazırdı yapmaya..kim için?...gerçekten intikam için mi,yoksa tekrardan sevilmek için mi...? gizli gizli umutlar yeşeriyordu sol yanında...hani belki olur ya, intikam için dönmüşken ona, yeniden başlarlardı...


Küsmüştü beyni ona. hep yüreğinden yana kaldı.


O sabah ilk kez çıkacaktı karşısına,kızıl saçlar, değişmiş bir makyaj, çekici kıyafetler...görmeliydi evet onu bu haliyle görmeliydi.emindi,tekrar aşık olacaktı ona,yeter ki bir görsün bir çıksın karşısına...


Yüreğini yakan ateşle fırlayıverdi evden,son bir ayna görüşüyle. yakındı işyeri,en fazla bir yarım saatini alırdı bu yeni karşılaşma...evet içeri girecekti, gururlu kendinden emin bir şekilde elinde sımsıkı tuttuğu bir kaç fotoğrafı uzatacaktı ona. gözleri karşılacak,ve yine sevecekti yari onu.nasıl bir hata yaptığını anlayacaktı...


Fırlayıverdi yola,bu sonsuz umutlar,beklentiler heyecanlar içinde..duymadı duyamadı geçen düğün konvoyunun korna seslerini...bir çırpıda fırlayıverdi yola da hiç bu kadar çabuk gidilmemiştir bu dünyadan diğer dünyaya...

Bir çırpıda fırlayıverdi yola,aşk için sol yanı için,sol yanından şimdi çok uzakta.elinde sımsıkı tuttuğu bir kaç fotoğraf,öylece uzanıverdi yola...


İlk çöküşü değildi bu,ama yıkılmıştı bu kez,kalkamazdı,artık hiç kalmamıştı gücü,son kez açamadı bile gözlerini...ama ona açılan bir çift göz,o an pişmanlıktan dolmuştu göremez olmuştu aşk yağmurlarıyla...


Son bir kez göreyim demişti yarimi, o göremese de yari görmüştü onu...

Düğün konvoyu hiç bu kadar acı çalmadı kornalarını...


Son bir kaç fotoğraf..... ellerinden yarinin ellerine geçmişti...ölüm bu ya,inattır hep varoluşa...yine de varolmaya değer olmak önemli olan insanoğlunun sahip olabileceği nokta.


Ölüm bu ya, alırken verdi mutluluğu ona...



alıntı

3 Nisan 2009 Cuma

TÜRK !

Atatürk'ümüz,
Bize bu kutsal emaneti bıraktıysa demek ki bildiği bir şey vardı, çok güçlü bir inancı vardı ki; bütün inananları bir araya getirip bu güzelim toprakları bizim için kazandılar...

Evet.

Ama neydi sizce bu güvendiği görüntü?

Bence Bizdik.

Bizi görmüştü. Vatanı, Türkiye'si için inadına yaşayacak ve yaşatacak yeni nesili görmüştü, hissetmişti, belki de yaşamıştı! Hangimiz bilebiliriz ki bunu?

Zaten belirtmemişmiydi bunu açıkça:

''..... Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! .....''

Mustafa Kemal Atatürk

Biz ne yapıyoruz; yabancıların potansiyelimizden korktukları için bizi küçük görmesine müsaade ediyoruz. Öyle ya da böyle. Bilerek veya bilmeyerek.

Ve dikkat ederseniz her alanda...

Ama en önemlisi de ne biliyor musunuz? Dilimiz!

Türkçemize yaptığımız eziyeti dışardan görüpte gülmeyen var mı acaba çok merak ediyorum?

Tarihi incelerseniz eğer, Sümerler, Lidyalılar, Persler gibi tarihte önemli yeri olan büyük uygarlıkların şimdi neden yokolduğunu daha iyi anlarsınız...

Dillerine gereken önemi vermediler, sahip çıkmadılar ve artık yoklar!

Biz, hazırlık sınıfı denilen -dünyanın başka hiçbir ülkesinde olmayan- saçmalığı, üniversitelerimizde gözümüzün içine sokmalarına sesimizi çıkarmıyoruz!

Madem bu kadar gerekli ve önemli bir şeyse bu, neden ekonomisi bizden kat kat güçlü ülkeler buna kendi eğitim sistemlerinde müsade etmiyorlar?

Koskoca bir senemizi ve paralarımızı neden çöpe atıyoruz. Bu parayla en iyi özel yabancı dil kurslarına gidip bir değil hatta birkaç tane dili mükemmel bir derecede öğrenmek varken! Neden?

Japonya kafasına iki nükleer bomba yedikten sonra akıllandı ve özüne döndü.

Bütün eğitim sistemini japonca verdi ve böylece bilimsel terimleri daha iyi anlayayarak geliştirdi teknolojisini. Şimdi teknolojide dünyada bir numaralar!

Yeni bir icat duysak, '' kesin Japonlar yapmıştır.'' diyoruz ve öyle de zaten...

Onlar farkındalar değerlerinin. Birinci değer olarak dili görüyorlar çünkü dünyayı, bilimi ve diğer her şeyi ancak bu şekilde daha iyi kavrayabileceklerinden eminler!

Doğru yoldalar mı?

Bunu göremeyen insan taş devrinde yaşamalı.

Biz doğru yolda mıyız ?

Karar sizin?

19 Mart 2009 Perşembe

Kazanan kim?

Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık.

O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”

- “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

- “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

- “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”


Alıntıdır. =]

17 Mart 2009 Salı

''TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR; NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE''

“Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türküm diyene” (Meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış!)

Atatürk ölüm döşeğindeydi, üç gün komada kalmıştı. Kendine geldi, son nefesinde, “Arkadaşlara selam, dil çalışmalarını sakın gevşetmeyin” dedi ve kendinden geçti.

Türkiye’nin üzerine eğildiği bütün meseleleri arasında, dünyanın büyük savaş eşiğinde olduğu bir sırada, Atatürk’ün son nefesinde bile üzerinde duracağı bu mesele ne olabilirdi?Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra bu sefer de Türk dilinin yabancı boyunduruktan kurtarılması ve nereden gelirse gelsin, yabancı boyunduruklaından kendini koruyabilmesi işine eğildi.

Atatürk özellikle 1928-1938 arası on yılda en büyük enerjisini bu işe verdi. Kendi bir mektubunda yazdığı gibi geceleri dil meseleleri ile uğraşıyor, gündüzleri ise kendi başına iki üç saatini bu işe ayırıyordu. Neden?

Atatürk kendi sözleriyle bunu defalarca ifade ediyordu:“Türk demek dil demektir. Milliyetin en bariz vasıflarından biri dildir. Türk her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.” “Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz ölene dek, Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçe’nin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.

”EĞİTİM Mİ, ERİTİM Mİ?

Karga Sekmez Yokuşunun tepesinden taa aşağılardaki şimdi bataklık olmuş eski çeltik ovalarına bir bakalım, her mertebede eğitim düzenimiz ne hallere düşmüştür hele bir göz atalım:

1) Hazırlık Sınıfı:

İlkokulu, ortaokul veya liseyi yeni bitirmiş çocuklara soruyoruz, kaçıncı sınıftasınız diye. Hazırlık sınıfındayız diyorlar. “Neye hazırlanıyorsunuz?”.. “İngilizce öğreniyoruz”..”Başka ne?”…Hiiç!..“Allah Allah!” diyorum kendi kendime; bu nice iştir?…Bu ülkenin eğitim imkanları fazla mı geliyor ki böyle fazladan birkaç sene daha okul, öğretmen, öğrenci vakti dolduruluyor? Dünyanın hiç bir yerinde ‘hazırlık sınıfı’ diye bir inanılmaz israf, bir saçmalık, daha doğrusu milletine bir ihanet görülmemiştir. Görülüyor ki, Türkiye’de Türk öğrenci kendi ülkesinde yabancı öğrenci durumuna düşürülmüştür. Bu garip durum Türkiye’de İngiliz parmağı ile 1953’de başlattırılmıştır.

2) Dershaneler:

Yabancı dille eğitimin yarattığı gençliğe bir ikinci zulüm de gene ülkemize mahsus dershaneler olayıdır. Bırakın da bari misyonerliği İngilizler kendileri yapsınlar. Bizim kuruluşlarımız, milletimiz kendi kendini tarihten sildirecek bir soykırım harekatına niye kendi parasını harcıyor? Ancak 1953’ten beri milletimiz öyle bir oyuna getirilmiş, kamuoyu öyle bir aldatılmıştır ki, herkes, başka bir şey öğrenmeme pahasına da olsa, yalnız ve yalnız bir sokak İngilizcesi öğrenmeyi, kendi dilini, edebiyatını, tarihini, kimliğini bilmemeyi, bir yılışık özenti, bir taklitçilik, bir acenta kafalılık içinde kıvranmayı marifet sayar olmuştur.

3) İngiltere’den Gelen Ders Kitapları:

Tanesi 30-40 dolardan bunun ingiliz ve Amerikan kitap şirketleri için ne güzel bir pazar oluşturdugunu siz düşünün. Zaten daha 1973’te dışarıda şöyle bir araştırma yapılmıştı: “Yakın bir gelecekte Türkiye’de anaokulu, ilk, orta, lise, evrenkent, tüm okullarında İngilizce eğitim dili olduğunda, İngiliz-Amerikan kitap şirketleri için ne hacimde bir pazar oluşacaktır?”

4) Dışa Gönderilen Öğrenciler ve Kaynak:

Bu rakamlar korkunç boyutlarda. Milyarlarca doları buluyor.

5) Öğretmen Sorunu:

Ankara Yenişehir Lisesi’nde çok değerli bir kimyacı olan kimya hocamız Fazil Bey vardı. İyi Fransızca da bilirmiş, ama tabii bu bizi ilgilendirmezdi. Çünkü tüm derslerimiz gayet güzel bir Türkçe ile verilirdi. 1954’te bizim okul “Kolej”, yani ilk İngiliz misyoner okulu tipi “Türk Okulu” oldu. Dokuz yıl sonra ABD’den profesör olarak döndüğümde okulumu ziyaret ettim. Aklıma o muhteşem Fazıl Hocam geldi. “Nerede?” diye sordum. Yanına götürdüler. “Bize nazaran şimdiki kimya öğrencileriniz nasıl?” diye sordum. “Ah evladım, bana kimya dersi vermiyorlar ki! Ben Fransızca bilirim, ama İngilizce bilmem.” “İşte bu odada oturuyor, öğrenci sayıtımları (istatistikleri) ile uğraşıyorum.” dedi.Görünen Batak Manzara Yukarıdaki maddeler herhalde göstermiştir ki ülkemizin artık bütün eğitim kaynakları ve hatta fazlası mantısız gibi görünen dehşet verici bir israfla bilimde, kültürde, teknikte, bilgisayar çağında kalkınmak için değil, bir tek açıkça söylenmeyen gaye için kullanılmaktadır: O gaye, Fransızların, İngilizlerin başka sömürgelerinde yaptıkları gibi, Türk Milletine, Türk Cumhuriyeti halkına Türk dilini unutturmak, hiç öğretmemek, onun yerine her ferdin Amerikanca gibi 250 kelimelik bir İngilizce’yi yeni dili olarak, Türkçe yerine konuşur olmasını sağlamaktadır. Bu iş, iç ve dış düşmanların kendi kaynakları ile değil de Türk Milleti’nin öz kaynakları ile yaptırılmakta, hatta, iç ve dış hainler bu işten bol para kazanmaktadır. Son aylarda, eğitim dilini değiştirerek Türkçe’yi yok etme planı uygulanmasında büyük bir hızlanma fark edilmektedir. Hatırlayalım ki bir ülkenin eğitim dili tümüyle yabanci bir dile çevrildiginde o ülkenin kendi dili bir buçuk nesil sonra yok oluyor. İlk önce, babalar kendi çocukları ile kendi dillerinde konuşamaz oluyorlar; Kazakistan’da, İrlanda’da, Cezayir’de oldugu gibi…Sonra, eğer uyanıp uyandırıp tedbir alan aydınlar çıkmazsa o ülkenin, milletin adı bile tarihten silinip gidiyor.

Hani nerede Hititler, Likyalilar, Keltler? Ama sadece dilini, inanç ve kültür kimliklerini, devletleri olmadığı zamanlarda bile korumasını bilmiş olan 5000 yıllık kavimler hala duruyor. Türkiye’nin resmi dili çoğunluğun ana dili olan Türkçe’dir. Türkiye’nin bölünmezliğinin, ilelebet varlığının harcı Türkçe’dir. Yabancı dili gerekene öğretmek yerine eğitim dilini İngilizce kılmak Türkçe’yi yok etmek, Türkiye’yi parçalamak, Türk Dünyası’nda dil ve kültür birliğinin yeniden gelişmesini önlemek, Türk adını tarihten silmek, Türk gençlerini cahil, ezberci, acenta ve kalıp kafalı ve sömürge ruhlu etmek içindir. Tarihin en korkunç ve haince oyunlarından bu oyuna alet olanlar iyi düşünşünler. Sözlükçede yeni bir terim türetmedim.

Sadece TV’de, çarşıda duydugum, gördüğüm İngilizce özentisi lafları kaydettim.

Vekiller heyeti - bakanlar kurulu – kabine

Mebus – millet vekili – parlamenter

Matbuat – basın yayın – media

Muhaberat – iletişim – komunikasyon

İctima – toplumsal – sosyal

Kanuni – hukuki – yasal –legal

Meclis – parlemento

Mesele – sorun – problem

Usül – yöntem – metod

Asgari – en az – minimum

Azami – en cok – maksimum

Seçenek – alternatif

Faaliyet – etkinlik – aktivite

Karmasa – kaos

Müstemleke – sömürge – koloni

Mutabakat – consensus, consensus

Eşgüdüm – koordinasyon

Encümen – kurul – yar kurul – komite – komisyon

Kurultay – kongre

Müdür – yönetmen – director

Teşkilat – örgüt – organizasyon

Cankurtaran – ambulans

Gidiş, gidişat – trend

Toprak aşınması – Erozyon

Basın yayın – Medya

Tasarım – Dizayn

Hizmet – Servis

Süzgeç – Filtre

Işıl - Termik

Gezgin – Mobil

Bilgilendirme – Brifing

Elektriklendirme – Elektrifikasyon

Toplanım – Miting

Aşırı – Radikal

Siyaset – Politika

Nitelikli, vasifli –Kaliteli

Tahrir – Kompozisyon

Merkez – Center

Alışveriş merkezi –shopping center

Bakkal, çarşı – market

Yıldız –star

Üstün, yuce – super


(*Ve daha iki sayfa daha uzanıp giden listeye kitaptan ulaşabilirsiniz*)


Sonuç: Önümüzdeki Çagda iki yol ayrımı: Hangisini seçeceğimize göre Türkçe’nin geleceği: Ya ulusça uyanıp kendimizi iç ve dış düşmanların kültürel soykırımından koruyacağız, ya da bir iki nesil sonra Türkçe bilen kalmayacak, Türk adı tarihten silinecek. Efendiler, seçim artık sizin.


~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~Kaynak: Oktay Sinanoğlu, Bir New-York Rüyası “Bye-Bye” Türkçe Oktay Sinanoğlu Kimdir?

26 yaşında profesörlüğe hak kazanıp “Time” gibi dergilerde dünya basınında yer aldı. “Batı’da yetişen son üç yüzyıl içindeki en genc profesör” unvanını aldı. ABD Yale Üniversitesi’nde iki kürsüde birden hoca…İki kez Nobel kimya ödülüne aday gösterildi. Canlılara biyolojik kimliğini veren DNA’ların şifresini çözerek, bilmedigimiz türden canlılar yaratmanın teorisini kurdu. Kuramları kimya ders kitaplarında onun adıyla anılıyor.~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


************Tüm yazı Oktay Sinanoğlu’nun Bye-Bye Türkçe kitabından alınmıştır.************



Bırakın şimdi sağda solda duyduğunuz sözde soykırımları; KÜLTÜREL BİR SOYKIRIM YAŞIYORUZ ŞU ANDA. HEM DE KENDİ ELLERİMİZLE !!! NE KADAR KOMİK DEĞİL Mİ?!!

EroL